Ne zaman. Bir musibetin pençesindeki birini görünce — bir hastalık, bir engel, gözle görülür bir yıkım. Yeri, bakış anıdır; kalbin bunun yerine çirkin bir şey üretmeye en yatkın olduğu andır: kendini iyi hissettiren bir acıma ya da adını bilmeyen bir rahatlama.
Alçak sesle söylenir. Bu, duanın ilk kullanım şartıdır ve onunla birlikte nakledilmiştir: musibetzedenin işiteceği yerde değil, içten söylenir. Söyleyeni teselli eden söz, hakkında söyleneni yaralayabilir. Burada yüksek sesle söylenen bir dua, önlemek için konduğu zararı bizzat yapar.
Kelimeler. "Âfânî", afiyet kökündendir; kökün eski anlamı silmek, izi gidermektir. Afiyet bu yüzden güçlü bir beden değil, zararın kalkmasıdır: sahip olunan bir şey değil, eksilen bir şey. Gidene kadar fark edilmemesinin sebebi budur. "İbtelâke" ise "belâ" kökünden, yani imtihandan gelir ve bilerek ceza diline başvurmaz. Bakanın gördüğü şey hüküm değil, sınav diye adlandırılır; bu tek kelime tercihi, gözün varmak istediği sonucun önünü keser.
Çoğu, hepsi değil. "Alâ kesîrin mimmen halak" — yarattıklarından çoğuna, hepsine değil. İfade bir mertebe iddiasının hemen berisinde durur. Yalnızca bir afiyet payının buraya düştüğünü, oraya düşmediğini söyler ve nedenini açıklamaz; çünkü söyleyenin elinde açıklama yoktur.
Karşı ucu. Sabahları ağır hastalıklardan sığınmak, aynı konunun korkunun içinden görünüşüdür; bu ise aynı konunun selamet tarafından görünüşü.